BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Makaleler / Bir Faşistin Anıları – Münür Rahvancıoğlu

Bir Faşistin Anıları – Münür Rahvancıoğlu

grivas kapak khoraİkinci Paylaşım Savaşı’nın sona ermesi ile dünya emperyalist sistemi yeni bir sürece giriyordu. O güne kadar emperyalist sistemin hegomon gücü olan İngiltere, Almanya ile girişilen uzun savaştan hayli yıpranmış bir biçimde çıkmıştı. SSCB Avrupa’nın içlerine kadar sokulmuş, Yalta Anlaşması ile Sovyet nüfuz alanının dışında kalan Fransa ve Yunanistan’da dahi komünist güçlerin geriletilmesi zaman almıştı. Savaştan büyük bir ekonomik yıkım ve faşizme direnişin moral avantajına sahip komünist partizanların varlığı ile çıkan Batı Avrupa’da dengelerin yeniden kurulması Marshall ve Truman yardımları aracılığı ile ve ABD sayesinde mümkün olabilmişti. Diğer yanda Asya ve Afrika halkları ulusal bağımsızlık talebi ile ayağa kalkmış, emperyalist zincirleri zorlamaktaydı. Emperyalist sistem, bir yandan komünizmin, diğer yandan ise ulusal kurtuluş mücadelelerinin tehdidi arasında sıkışmış durumdaydı.

Bu koşullar altında ABD, emperyalist sistemin yeni hegomon gücü olarak ortaya çıkıyordu. Emperyalist sistem içerisinde ABD hegomonyası birçok temel değişikliğin sürükleyicisi olacaktı; SSCB ile emperyalist sistem arasındaki dengelerin yeniden kurulması (nükleer denge), emperyalist ülkelerin işçi sınıfının uysallaştırılması (sosyal refah devleti) ve sermayenin daha gelişkin bir entegrasyon sürecinde değerlenmesi yöntemi aracılığıyla (Bretton Woods) kâr oranlarının yeniden yükseltilmesi…

Ancak ulusal bağımsızlık mücadeleleri sonucunda sistemden kopma eğilimine giren sömürge ülkeler hâlâ bir sıkıntı kaynağıydı. Buna yanıt olarak, artık hem sömürge halklarını kontrol etmek bakımından hem de sermayenin gelişen ihtiyaçlarını karşılamak bakımından işlevsiz kalan klasik sömürgeci yöntemler terk edilerek yeni bir sömürgecilik modeli geliştirildi. Devrimciler tarafından yeni-sömürgecilik olarak adlandırılacak olan bu model, ABD tarafından geliştirilmiş ve Latin Amerika ülkelerinde 1800’lü yıllardan beridir denenmiş bir sistemdi. Bu yeni modelde, açık işgalin yerini sözde bağımsızlık aracılığı ile gizli işgal ve hammadde sömürüsüne dayalı eski uluslararası işbölümünün yerini dışa bağımlı bir montaj sanayinin yaratılmasına dayanan yeni uluslararası işbölümü alıyordu. Kısacası bu yeni-sömürgeci dönemle birlikte emperyalist sömürü dışsal niteliğini gizleyerek içsel dayanaklarla pekişiyordu.

Emperyalizmin bir önceki döneminin klasik sömürge siyaseti güden patronu İngiltere, 1950’ler boyunca ABD’nin yeni-sömürgecilik politikalarına direnecektir. Eski sömürgecilik yöntemleri ile yeni-sömürgeciliğin en temel çekişme alanlarından birisi de Kıbrıs olmuştur. Kıbrıs, İngiltere için o denli stratejik öneme sahiptir ki, uluslararası emperyalist sistemin yeni patronuna direnerek NATO içinde uzun süre devam edecek bir çelişkiye neden olmuştur. Bu dönemde Kıbrıs, İngiltere’nin Ortadoğu’daki yaşamsal çıkarlarını koruyabilmesi açısından Akdeniz’deki son siperidir ve elden çıkarılması düşünülmemektedir. ABD ise, açık işgal ve vali gibi klasik yöntemler aracılığı ile uzun süre kontrol altında tutulması imkânsız görünen Kıbrıs ile emperyalist sistemin genel çıkarları doğrultusunda ilgilenmektedir. Öyle ki, ABD açısından Kıbrıs’ta komünist veya Arap ülkeleri ile iyi ilişkilere sahip bir milliyetçi yönetim, Ortadoğu’nun kontrolünde hayati öneme sahip adanın tüm emperyalist ülkelerin çıkarlarına zarar verecek sonuçlar doğurarak kaybedilmesi ile sonuçlanabilirdi. Bu yüzden ABD her zaman Kıbrıs’ta emperyalist çıkarların güvence altında olması ile yakından ilgilenmiştir.

Ülkemizde bugün hâlâ devam eden birçok sorunun tohumları işte bu dönemde atılmıştır. ABD ve İngiltere arasında büyüyen gerilim, sözde anavatanlar Yunanistan ve Türkiye’nin de dahil olması ile bölgesel bir muhteva kazanmıştır. Ada içerisinde Müslümanlar ve Hristiyanlar da önceden mevcut siyasal, ekonomik, kültürel, dini farklılıkların kaşınması aracılığı ile kolayca iki düşman kamp olarak örgütlenmiştir. Bu süreç Müslümanların Türkleşmesi (1974’ten sonra Kıbrıslı Türk) ve Hristiyanların Elenleşmesi (1967’den sonra Kıbrıslı Elen) aracılığı ile çok katmanlı bir yapı kazanmıştır: İngiltere’ye karşı ABD, Türkiye’ye karşı Yunanistan ve Kıbrıslı Türklere karşı Kıbrıslı Elenler… Kıbrıslı Elenlerin kendi içinde yaşanan Makariosçu-Grivasçı kamplaşması da bu sürecin bir ürünüdür.

Yorgos Grivas, bu tablonun neresindedir? Kimi temsil etmektedir? Grivas’ın misyonu acaba kendi iddia ettiği gibi kişisel bir hedeften, millî bir emelden ve şahsî bir karardan mı ibarettir?

Verili bir tarihte, verili bir coğrafyada birbirinden farklı niyetlere sahip onlarca hatta yüzlerce politik özne olabilir. Bu öznelerden birinin veya birkaçının tarihin gündemine girmesi ancak sahip olduğu niyetlerin küresel, bölgesel seyir ile denk düşmesi aracılığı ile mümkündür. Yoksa dünyamız, hiçbirinden haberimiz olmadığı hâlde yaşayıp ölen nice “niyet sahiplerine” ev sahipliği yapmıştır. İşte Grivas’ı ve onun niyetlerini tarihin gündemine taşıyan da, mütevazı rolünü icra etmesine imkân tanıyan da yukarıda aktarılan koşullardır. Burada bir “tarihte bireyin rolü” tartışmasına girmeye gerek yok, sadece şu kadarını belirtelim ki; Grivas kendisinin özne olmasına yol açan tarihsel durumların ona sunduğu imkânlar oranında bu tarihi, kendi niyetleri aracılığı ile şekillendirmeye çalışmış, kimi açılardan hedeflerine ulaşmış birçok açıdan ise hüsrana uğramış birçok “birey”den sadece birisidir.

Grivas bir faşisttir. Yunanistan’ın Nazi işgali altında olduğu İkinci Paylaşım Savaşı yıllarının önemli bir dönemini Nazi işbirlikçisi Yunan hükümetine hizmet ederek geçirmiştir. Daha sonra kurduğu X örgütü aracılığı ile komünist partizanlara karşı Naziler ile işbirliği yapmak için defalarca başvurmuş; ama ne kendisi ne de örgütü Nazilerin ilgisini çekmediği için çok arzuladığı bu hizmeti sunamamıştır. Nazilerin Yunanistan’dan kovulmasından sonra İngiltere tarafından “keşfedilen” Grivas ve paramiliter örgütü X, Yunan İç Savaşı boyunca komünistler karşısında İngilizlerin yanında savaşmıştır. Grivas’ın Yunanistan için öngördüğü sistem ise krallıktır. Zaten örgütünün logosu da X harfinin üzerine yerleştirilmiş krallık tacıdır. Grivas’ın Kıbrıs ile ilgili ilk faaliyeti de EOKA aracılığı ile değil yine X aracılığı iledir. 1948’de Kıbrıs’ta yükselen grevlerin önünün kesilmesi için paramileter silahlı gruplar oluşturulmak üzere Kilise, Grivas’tan yardım istemiştir. İngiliz Sömürge İdaresi’nin bilgisi ve izni ile Kıbrıs’ta X2 örgütünü oluşturan Grivas, grevlerin yenilgiye uğratılmasında önemli bir işlev görmüştür; ama kolayca görülebileceği gibi Grivas’ın politik konumlanışının temel belirleyeni hiçbir zaman “İngiliz dostluğu” olmamıştır. O her dönem, emperyalist sistemin en güçlü odağının yanında; örgütlü işçi sınıfının karşısında konumlanmıştır. Nazilerle, İngilizlerle, Kralla, Kilise ile veya ABD ile çalışmak arasında Grivas için herhangi bir fark yoktur. O kiminle çalışırsa çalışsın, her zaman bir faşist ve anti-komünist olarak kalmıştır.

Burada bir noktaya daha değinmekte fayda var. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Soğuk Savaş’ın örgütlenmesinde önemli bir role sahip NATO’nun temel görevlerinden birisi Batı ülkelerinde Gladio tipi yer altı örgütlerinin oluşturulmasıdır. Sonradan Türkçe’de popülerleşen ismi ile “derin devlet” mekanizması Fransa’dan İtalya’ya, Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar NATO’ya üye bütün devletleri bir ağ gibi sarmıştır. Grivas ve onun gibi faşistler de bu ağın örülmesinde bir fiil hizmet vermişlerdir. Grivas, elinizde tuttuğunuz kitapta bu tür bir örgütlenmeye ne kadar önem verdiğini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. İşte ABD, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye gibi aktörlerin Kıbrıs ile ilgili rolleri değerlendirilirken bu da akıldan çıkarılmamalıdır. ABD senatosu farklı açıklamalar yaparken, ABD Gladio’sunun Yunanistan Gladio’sunu ve onun da Grivas’ı desteklemesi böylece mümkün olabilmiştir. ABD Senatosu’nun ya da Başkan’ın açıkça pozisyon alması ancak son tahlilde ve hayatî çıkarlar gerektirdiği zaman gerçekleşmiştir. Kısaca sayılan tüm aktörlerin yanında Galdiolar da ek bir aktör olarak hesaba katılmalıdır. Bu yüzden düz bir okuma ile sadece hükümetlerin resmî açıklamalarına bakmak, emperyalist sistemin 1950’li yıllardan sonra içine girdiği süreci çözümlemede yetersiz kalacaktır. Grivas’ın anıları, bu sistem içerisinde aktif rol almış ve her zaman emperyalizmin pis işlerini yapmış bir aktörün gözünden okuma yapmaya imkân sağlamaktadır. Gene bu kitap aracılığı ile Kıbrıslı Elenler arasında hâlen devam eden Makariosçu-Grivasçı kamplaşmasının embriyo hâlindeki nedenleri de Galido tipi oluşumlar bağlamında görülebilir, değerlendirilebilir.

Tutarlı bir faşist olan Grivas için “Türkler” de en az komünistler kadar tehlikeli ve dikkat edilmesi gereken unsurlardandır. Anılarında “Türklere” nasıl davranılacağına dair Makarios ile aralarında yaşandığı aktarılan zıtlaşmaların ne kadarının gerçek ne kadarının manipülatif olduğu tartışma kaldırır; ancak hali hazırda İngiliz Sömürge İdaresi ve AKEL ile mücadele etmekte olan bir silahlı örgütün, üçüncü bir cephe açarak Kıbrıslı Türkleri de düşman saflarına katmak istememesi akla yatkın gelmektedir. Görünen o ki, Grivas “Türk sorunu”nu olabildiğince sonraya ertelemek istemiş ve daha kolay çözülebilecek bir sorun olarak değerlendirmiştir. Bu konuda taktiksel çabasının mantıklı olduğu ancak sonuçlar itibariyle başarısız olduğu rahatça görülebilir.

Kıbrıs tarihi ile ilgili birçok kitapta, Grivas’ın anıları alıntılanmış ve yorumlanmıştır. EOKA konusunda en ciddî çalışma ise Makarios Druşotis’in Galeri Kültür Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Karanlık Yön EOKA” isimli çalışmasıdır. EOKA ile ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bu kitapta da Grivas’ın anılarına bolca yer verilmiştir; ancak Grivas’ın kendi görüşleri ilk kez bu kadar bütünlüklü olarak Türkçe okuyan okura sunuluyor. 1964’te kaleme alınan bu anlılarda yazılanları ne salt gerçek ve doğru bir yorum ne de tamamen yalandan ibaret kabul etmek gerekir. 1964 yılı Grivas için henüz Kıbrıs ile işinin bitmediği bir döneme denk düşer. Bu sebeple de anılar okunurken Grivasın olguları etkileme niyeti de hesaba katılmalıdır.

Grivas gibi bir faşistin anıları bizim için ne gibi bir öneme haizdir? Öncelikle Kıbrıslı Türk egemen blokunun, Kıbrıslı Elen liderliğini değerlendirirken yaptığı toptancılık yanlışından kendimizi uzak tutmamız gerekmektedir. Grivas ve Makarios arasında ciddî farklar vardır. Bu farkları görüyor olmamız; birisini diğerine tercih ediyor oluşumuzdan değil, kendimize muhatap kabul ettiğimiz Kıbrıslı Elen halkının içinde yoğrulduğu politik atmosferi tanıma isteğinden ileri gelir. Diğer yandan, Yunanistan içerisindeki çeşitli odakların Kıbrıslı Elen siyasal yaşamındaki tarihsel rolü ve ilişkinin kurgulanış biçiminin tahlil edilmesi kısa alıntılarla mümkün değildir. Üstelik Elen faşistlerinin gözünden Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs’ın ve Kıbrıs sorununun nasıl göründüğünü bilmek; yürütülen mücadelenin doğru temellerde kurgulanması bakımından önemlidir. Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve Kıbrıs halklarının kardeşliği mücadelesinin önündeki tek engel Türkiye, Kıbrıslı Türk egemen bloku veya emperyalizm değildir; Kıbrıslı Elen faşistleri, şövenistleri de ciddî bir engeldir. Önümüzdeki engelleri tanımadan onları aşmak ise mümkün olmayacaktır.

1950’li yıllar gibi tüm dünyada sol güçler önderliğinde ulusal bağımsızlık mücadelelerinin yükseldiği bir dönemde, bizim ülkemizde bağımsızlığı değil, Yunansitan’a bağlanmayı hedefleyen hem de önderliğinin faşistler tarafından yürütüldüğü bir savaşım verilmiş olması gerçekten utanç vericidir; ama İngiliz sömürgeciliği karşısında Enosis çizgisini savunan revizyonist solun yarattığı boşluğu, faşist sağın doldurduğu da bir gerçektir. Şöven siyasetten arınmış bir anti-sömürgeci bağımsızlık mücadelesi aracılığı ile kardeşleşebilecek halklar, AKEL’in tutuk politiklarının yarattığı boşluğu dolduran sağ güçler tarafından rahatça birbirine düşman kılınabilmiştir.

Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak gibi bir hedef ile yola çıkan Grivas ve EOKA, dört yıllık bir mücadelenin sonunda “bağımsız” Kıbrıs Cumhuriyeti’ni karşısında tek seçenek olarak buldu. Grivas’ın bu durumdan hoşnutsuzluğu kitapta açık bir şekilde görülmektedir. Ancak ABD’nin bu kesin isteğine açık açık karşı çıkması da mümkün olmamıştır. Grivas’ın tekrar Kıbrıs sahnesinde boy göstermesi; NATO içi sorunları çözmekte yetersiz kalan, komünistlerin yükselmesini engelleyemeyen ve giderek Bağlantısız Ülkeler’e yaklaşarak sistemin dışına çıkan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ABD tarafından gözden çıkarılması ve bunun yerine Acheson planları çerçevesinde “çifte Enosis”in gündeme alınması ile mümkün olabilmiştir. Böylece Grivas EOKA-B’yi örgütleyerek, bir kısmının Türkiye’ye verilmesi pahasına Kıbrıs’ın kalanının Yunanistan ile bütünleştirilmesi için tekrar silahı eline almıştır. Grivas, uluslararası hukuğa uygun bir şekilde başarılamayan bu hedefin fiili olarak gerçek kılındığı 1974 yılını göremeden, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ve Makarios’a karşı savaştığı EOKA-B karargahında ölmüştür.

Bugün dünya emperyalist sisteminin hegomon gücü hâlâ ABD’dir; ancak yeni-sömürgecilik sistemi neo-liberal politiklar çerçevesinde tadilata uğramış ve tanınmayacak ölçüde farklılaşmıştır. Üstelik sistem içi hegomonya mücadelesinde ABD’nin yeni rakipleri vardır. Bu rakiplerden en önemlisi AB’nin ise Kıbrıs’a dair ciddî hesapları olduğu su götürmez. Kıbrıs, emperyalist çıkarlar için kullanılmaya müsait, her anlamda parçalara bölünmüş nüfusu ile hiçbir tehlike arz etmeyen bir konuma savrulmuştur. Ülkemizin bir yarısı sözde bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ve onun üzerinde hegomonyasını neredeyse tamamen kaybetmiş Yunanistan aracılığı ile AB’nin etki alanındadır. Diğer yarısında ise kimsenin tanımadığı uydu bir “devlet” olan kktc ve onun üzerinde mutlak bir hegomonyaya sahip TC aracılığı ile ABD kontrolü mevcuttur. Emperyalizmin fiilî çıkarları güven içerisindedir. Sözde barış girişimleri aracılığı ile yapılmaya çalışılan ise bu fiilî durumun yasallaştırılmaya çalışılmasından ibarettir. Dünya emperyalist sisteminin örgütlenişinde ortaya çıkabilecek yapısal bir değişiklik hem Kıbrıslı Türkler arasından hem de Kıbrıslı Elenler arasından yeni Grivas’ların sahnedeki yerini alacağı bir süreci tetiklemeye müsaittir ki böylesi Grivascıklar her iki halk içerisinde sıranın kendilerine gelmesini arzulayarak yaşamaya devam etmektedirler. Kıbrıs’ın barışçılarına, ilericilerine, devrimcilerine düşen görev ise; halkların kardeşliği ve Kıbrıs’ın bağımsızlığı yolunda, tarihin çok yönlü, ayrıntılı ve doğru bir okumasını yaparak bugünün mücadelelerine şekil verebilme iddiasını yükseltebilmektir.

şuna da bir bakın

SIZINTI – Önsöz (Ön Sorular) – Bedia Balses

BİR SIZI KALDI İÇİMDE HİÇ DİNMEYEN YAMA TUTMAYAN ŞİİRİM BİR DE KALBİMİN SIZLADIĞI BU YERDE…. ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir