BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Söyleşiler / Çıplak Ayakla Çölde Dolaşan Çılgın Bir Yazar: Mehmet Kansu

Çıplak Ayakla Çölde Dolaşan Çılgın Bir Yazar: Mehmet Kansu

xxxx(Gazete360) Kıbrıslı Türk edebiyatının önemli simalarından Mehmet Kansu 55. Sanat yılını kutluyor. Pek çok etkinliğin yanı sıra yıl içinde Çıplak Ayakla Dolaşmak Çölde ve haikularından oluşan 6 Mevsim Geçti kitapları raflardaki yerlerini aldı.

Mehmet Kansu ile edebiyattan, yazmaktan, hayattan ve geçmişten konuştuk…

“İşte yazmamın esas sebebi o. Bilinç altında uyuyan orada bekleyen bir takım duygular geçmişte yaşadığımız travmalar bunlar zamanla şu veya bu şekilde bilinç düzeyine çıkınca o sizi dürtüyor. Beni yaz diyor.”

“32 yaşına kadar babamı tanımadım”

“Teknoloji bizi de hayallerimizi de öldürüyor bir yerde. Çünkü televizyonu açtığınız anda artık söz sahibi o oluyor biz değil!”

“Bizzat bir çölüz aslında. Bir kum yığını vardır ve bu kum yığınının içinde didişiyoruz, nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Çölün içine bir levha ya da bir cadde bir sokak koyamazsınız. Dolayısıyla çölün içinde hiçbir işaret, hiçbir sokak ve cadde olmadığı için biz bir yerde o çölün içinde dolanıyoruz ama çıkış yok.”

“Sanatçı bir yerde sezgileriyle yaşıyor. Seziyor! Bugün toplumun içinde olduğu belirsizlikleri travmaları açmazları bir takım sorunları seziyor. Politikacıdan daha ince seziyor. Dolayısıyla politikacıların sanatçıların daha çok yanında olması daha çok birlikte olması gerekir.”

Röportaj: Hasan YIKICI
55. sanat yılınızdasınız. Etkinlikler ve kitaplarla da edebiyatla geçen 55 yılı kutluyorsunuz. Geriye baktığınızda bu süreç içerisinde gerek yaşama yaklaşım gerekse de sanat-edebiyat anlamında tanımlamalarınızı nasıl açıklarsınız? Sizin için 55 yıl sonra edebiyat 55 yıl öncesine göre ne ifade ediyor?

55.yıl ilk çıkan kitaptan geliyor. Benim ilk kitabım olan rahmetli Fikret Demirağ ile birlikte çıkarttığımız ‘İkinin Yaşamı’nın yayınlanış tarihi 1959 idi. Tabii o başlangıç dönemleri, 59’lar 60’lar Türkiye’de öğrenimdeyiz. O dönemde daha çok ‘birinci yeni’ dediğimiz Orhan Veli şiirinin hala etkileri sürüyor ama bu arada da başka bir şiir daha çıkıyor. Biz bunu 60’larda fark ediyoruz; o da ‘İkinci Yeni Şiir’. Cemal Süreya, İlhan Berk, Ece Ayhan gibi şairlerin odaklandığı bir şiir idi. Bunu görünce ben daha çok ilgilendim şiirle. Çünkü benim yapıma uygun bir şiirdi. Bazı şeyleri açıktan söylememek, açıktan işaret etmeme gibi. Daha kapalı, okuyucunun hayal ederek, düşleyerek şiiri kendine mal etmesi gibi…

İkinci yeni ile aramda bir yakınlık oluşmaya başladı. Onları okumaya başladık. 1970’lere kadar bu böyle gitti. 70’lerde biliyorsunuz Türkiye’de öğrenci hareketleri vardı. Ve toplumcu gerçekçi şiir gündeme geldi. Nedeni de şu: örtülü, soyut içe kapanık bir şiir yerine halkın anlayacağı, halkın sorunları apaçık söyleyeceği bir toplumcu gerçekçi şiir ortaya çıkıyor. Fakat şunu da söylemek lazım. Biz ne yazıyorsak toplumla ilgilidir, toplumda yaşayan bireylerle, insanlarla ilgilidir. Dolayısıyla biz ‘İkinci Yeni’ sularında yüzerken aynı zamanda toplumcu gerçekçi öğeler de vardı şiirimizde. Nitekim Türkiye’deki ‘İkinci Yeni’ de öyle idi. Özelliği ne idi, farlı bir dili vardı. Anlamdan çok imge egemenliği vardı içinde. Toplumcu gerçekçilik ise zamanla yozlaşmaya başladı. Yani herkes aynı şeyi söylemeye başladı. Bu da şiiri biraz yozlaştırdı. Tabii ki biz ne yapıyoruz, sürekli izliyoruz, takip ediyoruz; hem Türkiye edebiyatını hem de dünyadaki edebiyatı. Ben İngilizce bildiğim için Türkiye’deki edebiyat dışında Amerikan ve İngiliz edebiyatını da ağırlıklı olarak izliyordum.

80’lerde 12 Eylül darbesi, karmaşık dönemde, hapishanelere atılan şairler, Türkiye’nin karanlık bir dönemi. O süreci izliyoruz. Oradan 2000’li yıllara ve günümüze geliyoruz.

İkincisi kendi toplumumuzu izliyoruz. Kendi toplumumuz içindeki insanı ve insanları.

Tam bu noktaya gelecektim aslında. Hep dışardan beslenen bir olgu olmasa gerek edebiyat.

Tabii ki. 60’lardaki Kıbrıs Türk toplumu nasıldı, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda 2000’lerde nasıldık ve günümüzde nasıldı? Sürekli zaten ekonomik ve siyasal ortam, hatta teknolojik ortamı da içine sokabiliriz; ne oluyor sürekli toplumda yeni bir şeyler oluyor. Toplum gözle görülmese bile sürekli değişiyor. Yani 1960-70’li yıllardaki toplum ve insan bugünkü koşullara baktığımız zaman farklıdır. Bugün çok daha başkayız. Neden başkayız çünkü aradan geçen zaman toplumdaki ekonomik sosyal yapıyı zorlayarak değiştirmiştir. 74 sonrası ganimet olayı mesela. Açıkça söylemek lazım. Ganimetten dolayı çalışmadan, alın teri dökmeden hazıra konma olayı! Bütün bunlar insanın yapısını değiştiriyor.

Toplumun sosyal bilincini, belleğini değiştiriyor. Dolayısıyla bunları hep izledik. Biz de kendimizi dönemin koşullarını anlamaya çözümlemeye ve şiirimizi o yönde değiştirmeye yöneldik. Ama nasıl? Sokağı izleyerek, sokaktaki insanı, toplumu izleyerek algılamaya çalışarak…

Yazmanın sizin için nasıl bir anlamı vardır. Mesela sizin yürümeyi sevdiğinizi biliyoruz. Yazmayı yürüyüşe de benzetebiliriz aslında. Yazmakla ilgili ne söylemek istersiniz?

Yazma olayı artık çok bireysel bir şey. Birçok ünlü yazara baktığımız zaman onların özellikle çocukluk dönemlerinde hem yaşadıkları travmaların önemli bir rol oynadığını görüyoruz.

Benim çocukluğum da iyi bir çocukluk olarak geçmedi. O dönemin farkında olarak ya da çok az farkında olarak yaşıyorsunuz. Ama başka bir şey var. Bir bilinçaltı olayı var. Farkında olduğunuz ya da farkında olmadığınız olaylar zaman içinde o bilinçaltı dediğimiz oraya çöküyor, yerleşiyor. Bunu şuna benzetiyorum:
Bir havuz düşünün. Ağzına kadar dolu ama rüzgar kalkıyor toz toprak yayılıyor. O toprak, toz havuzun üzerine düşüyor. Sonra aşağıya doğru çöküyor. İşte orada bir birikim oluşuyor. O toz nedir? Hayatı yaşadığınız durumlar, çocukluğunuzda geçirdiğiniz travmalar gençliğimizde yaşadığımız zorluklar. Bütün bunlar işte o toz gibi bilinç altına yerleşiyor.  Sonra bir bakarsınız yıllar sonra ansızın o havuz dibindeki çökelti hareket etmeye başlıyor. Ya bir rüzgar nedeniyle ya da başka bir rastlantı nedeniyle. Ve o yavaş yavaş bilinç düzeyine çıkıyor. İşte yazmamın esas sebebi o. Bilinç altında uyuyan orada bekleyen bir takım duygular geçmişte yaşadığımız travmalar bunlar zamanla şu veya bu şekilde bilinç düzeyine çıkınca o sizi dürtüyor. Beni yaz diyor. Tabii büyüdük sonra da ne oluyor hayat içindesiniz, hayatı görüyorsunuz ve o geçmişteki yaşantınızla bugünkü yaşantınız arasında paralellikler kuruyorsunuz. Ve bunu yazmak ihtiyacını hissediyorsunuz. Bunun en güzel örneğini Sait Faik Abasıyanık vermiştir. Sahilde gezerken çoktan beri kafasında oluşmuş bir öykü var, yazmak istiyor ve sahildeki bir kahveye gidiyor, bir parça kağıt ve kalem istiyor. Ama ona yok diyorlar, ötekine gidiyor o da yok diyor. En sonunda birinde buluyor. Bir parça kağıt kalem ile tahta bir masaya oturuyor ve öyküsünü yazıyor. Ve sonradan bir söyleşisinde diyor ki ‘yazmasam çıldıracaktım.’ Hayatı bu yani.

Aşağı yukarı bende de belki bir çok yazarda da olan budur.

“Bilinç düzeyine yükselen duygular, düşünceler, acılar, sevinçler ne ise o sizi yazmaya zorluyor.”

O bilinç altındaki yaşantı gözlemler yaşadığınız travmalar her ne ise bütün bunlar sizi bir süre sonra ama belki bu 40 yıl da olabilir 30  yıl da olabilir dürtüyor. İşte o bilinç düzeyine yükselen duygular, düşünceler, acılar, sevinçler ne ise o sizi yazmaya zorluyor. Yazmamın esas nedeni bu.
“32 yaşına kadar babamı tanımadım”

Nedir çocuktaki travmalar.? Ben babamı 32 yaşında tanıdım. Babasız büyüdüm yani. Annemden ayrılmış. Babam sonra başkasıyla evlenmiş. Derken hayat oraya savurdu buraya savurdu ve 32 yaşına geldiğimde amcamla haber yolladı babam. Diyor ki ‘Kansu bey ile tanışalım!’ Ve köye gidiyorum. Baf’ta bir köy… Bir evin avlusunda kalabalık. Eve giriyorum hanımı da yanında iki de çocuk. Dedim ki ‘hangisi baba?’ Sonra da gösterdiler. Ne yapacaksınız yani bu kadar zaman sonra!? Sizi kucağına almadı, bakmadı, ben her zaman çalışmak zorunda kaldım. Hiçbir yardımı olmadı. Kendi halinde bir çoban. Ama yıllar sonra dedim ki bu kin gütmeye değmez. Bu bir hayat. Ve gittim elini öptüm. Bu hayatın bir travması işte…

Gündelik hayat ve zaman

Bir defa günümüzdeki hayat bir koşuşturma. Hangi insana konuşursan konuş sana zamanım yok diyor. Mesele Mario Marqez Rozsa’ya bir kitap imzası gününde adam gelmiş benim ‘Eşim senin kitaplarını çok seviyor. Çok okuyor. İmzalar mısınız’ demiş. Mario da ‘peki siz okuyor musunuz?’ diyor. O da ‘vaktim yok’ diyor benim. Bugün gene öyle. Bu belki 20 sene önce söylenmiştir. Ama bugün de baktığımızda insanlar zamanımız yok diyor.

İş bitiyor eve geliniyor. Yemekten sonra da televizyon açılıyor. Teknoloji bizi de hayallerimizi de öldürüyor bir yerde. Çünkü televizyonu açtığınız anda artık söz sahibi o oluyor biz değil!
Sonra sürekli onu işitiyoruz bunu işitiyoruz belleğimizi dolduruyoruz ve bu bir şişkinlik yaratıyor. Bir bellek şişkinliği.
Bu da insanı rahatsız ediyor.
Ve bütün bunlardan ben de bu yaşanmışlıklardan ne çıkartabilirsem onlar şiirime yansıyor.

Şair ya da yazar, yazardan çok önemli olan nasıl yazdığıdır. Önemli olan Kansu nasıl yazar? Fikret Demirağ nasıl yazardı? Marquez nasıl yazar? Konudan çok önemli olan anlatım. O anlatım nasıl yapılıyor. Yoksa bir çok konu yüzbinlerce yıldır yazılıyor. Shakespear’de korku var, aşk da var, ama o Shakespear tarzında yazıyor. Orhan Pamuk başka bir tarzda söylüyor. Benim de kendimi göre bir tarzım oluştu. Ama ne kadar oluştu o da ayrı bir şey.

Burada benim için önemli olan çoğu kuşakdaşlarımın değinmeye çalıştığı çaba ve yönelimlerimle ürettiğim şiir ve öykülerimi gençlerin yeterince farketmiş olabileceklerinden kuşkuluyum.

Bunu sadece bu yeni kitapta söyledim. Arkadaşlarım benim kuşakdaşlarım benim dönemin şair yazarları ne kadar fark ettiler onu bilemem. Bundan da bir sorunum yok.

İçinde Haikularınızın olduğu fotoğraflı bir kitap çıktı. Daha önce de sizin haikularınızın bir kitap olarak yayınlandığını biliyoruz. Öncelikle Haiku nedir?

İlk haiku kitabım ‘Ve ansızın güneş’ adında, İstanbul’da Liman Yayınlarından çıktı. Tarihini tam hatırlamıyorum ama 90’lı yıllardı.
17.yy’da Japonya’da yaşayan Başo, haikuyu ülkesine ve dünyaya tanıtan en büyük haikucu idi. Türkiye’de de haikunun en büyük ustası Oruç Aruoba’dır. Kendisi felsefeci ve aynı zamanda şair-yazardır.

Başo soylu bir aileden gelmesine karşın yaşadığı yapay hayattan bunalıyor ve tiksiniyor. Alıyor bohçasını ve yaşadığı yeri terk ederek dere, orman, nehirler boyunca gidiyor, doğanın içinde geziyor, yatıyor, kalkıyor ve doğayı öğrenmeye çalışıyor. İşte haikunun esası doğadır.
Başo doğa ile ilgili kendi felsefesini de oluşturuyor. Haikularını bu felsefe ile harmanlıyor. Bu aynı zamanda o dönemin yaşantısına da bir tepki idi.

Haikular 5-7-5 ölçüde yazılıyor. Birinci dize 5, ikinci dize 7 üçüncü dize de 5 hece olarak. Birinci ikinci dize arasında düşünsel duygusal bağlar var ama üçüncü dize çok farklıdır. Sanki o 2 dizeye bir çeşit gönderme gibi. Daha bağımsız.

Peki ya kitabın hikayesi…

Bir ara Oruç Aruoba benim haikuları yayınlamak için istedi. Ben de ona 275 adet haiku göndermiştim. Fakat ne oldu bilmiyorum onlar yayınlanamadı.

Sonradan Ceyhan Özyıldız arkadaşımız dosyayı istedi. Ben de verdim. Oradan seçtiklerine de 5 fotoğrafçı arkadaştan fotoğraflar alarak kitabı oluşturdu.
Yıltan Taşçı, Ceyhan Özyıldız, Başar Taşlı, Mustafa Evirgel, Mustafa Müezzinoğlu gibi arkadaşlar. Bu arkadaşlarda 5’er fotoğraf alarak haikulara uygun fotoğraflar da kitaba girerek hem İngilizce hem de Türkçe olarak yayınlandı. İngilizceye çeviriyi de Gürgenç Korkmazel yaptı.  Benim hazırlanışında çok bir emeğim olmadı. Tüm emeği Ceyhan Özyıldız harcadı.
Bir 55.yıl armağanı oldu. Bana kalsa biraz zor böyle bir şey yapardım.

*
55. yılda bir diğer çıkan kitabınız da Çıplak Ayakla Dolaşmak, Çölde Yürümek…

Bu kitabın kapağında maskeler var. Maskeler İnci Kansu tarafından elle, kağıttan yapıldı. Kitabın  kapak tasarımını da Ömer Tatlısu yaptı.
Dikkat ederseniz her maske farklı bir anlam farklı bir yüz şekli ortaya koyuyor. Ve içinde de nedir bu maske dediğiniz zaman insanın beklediği mutluluk ne zaman gelecek sorusu sorulur. Bu beklenti, maskelerdeki beklenti ne ise o odur. Yaşadığımız toplumdan çok da hoşnut değiliz. Sistemden olagelenlerden, 74’den günümüze kadar yapılan uygulamalara baktığımızda bu maskelerdeki gibi sürekli değişiyoruz. Sürekli üzülüyoruz.

Mutluluk nasıl gelecek? Bunun bir cevabı var mı?

Biraz zor tabii. Çöl imgesi aslında önemlidir. Çünkü biz çölü ıssız bir yer sanıyoruz. Issızlık, hiçlik duygusu, yakıcılık… Ama aslında biraz düşündüğümüz zaman çöl o kadar da ıssız değil. Çölün içinde başka bir hayat da var. O çölün içinde yaşayan canlılar vardır. Yani yılanlar, fareler akrepler bir sürü canlı vardır. O çölün içinde bir çeşit savaşım halindedirler. Ben burada çölü metaforik olarak topluma indirgiyorum. Bizzat bir çölüz aslında. Bir kum yığını vardır ve bu kum yığınının içinde didişiyoruz, nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Çölün içine bir levha ya da bir cadde bir sokak koyamazsınız. Dolayısıyla çölün içinde hiçbir işaret, hiçbir sokak ve cadde olmadığı için biz bir yerde o çölün içinde dolanıyoruz ama çıkış yok.

İnsan aynı zamanda hayal gücünü de çalıştıran bir varlıktır. Evet çöl yakıcı. Gündüzleri çok sıcak, geceleri çok soğuk. Ve bir taraftan genleşme bir taraftan daralma oluyor. Bu da toplumda sosyal psikolojik sorunlar yaratıyor. Yani bir toplum sürekli bir takım belirsizlikler, bir takım sorunlar, yaşamsal ekonomik daralmalar yaşıyorsa; genleşiyor, ondan sonra tekrar bir süre sonra daralıyor. Bütün bunlar toplumda ve toplumun bireylerinde sosyolojik ve psikolojik bir durum yaratıyor.

Ama insan aynı zamanda hayal gücünü de koruyor ve diyor ki ‘ben bu çölün yakıcılığından, sıcağından, belirsizliğinden çıkmak istiyorum. Ama nasıl çıkacağım?’ Cadde, sokak yok. Nereye çıkmak istiyor? İnsan bütün bu zorluklara, yaşadığı travmalara rağmen bir de düşlüyor. Daha iyi bir hayat. Orada kendisinin daha rahat varolabileceği bir hayat düşünüyor. O vahaya ulaşmak istiyor. Aynı zamanda bir taraftan varolmak için mücadele ediyor bir taraftan da o cennete ulaşmak için çıkış yerleri arıyor.

Alıştığımız siyaset yapma biçimlerinin yozlaştığını görüyoruz. Sanırım siyasetçilerin edebiyata ve felsefeye ihtiyaçları vardır. Herkes siyaset konuşuyor fakat edebiyatla insanların ilişkisi çok kısıtlı. Bu haliyle edebiyatın elit bir kesim tarafından  üretilmesini de doğuruyor.
Her zaman edebiyat ve felsefeye ihtiyaç duyar insan fakat şu sıralar edebiyata ve felsefeye daha fazla ihtiyacımız olan dönemlerden geçmekteyiz.

Çok doğru. Aslında çok tartışılması gerekir bunun. Bir yazar, ‘edebiyatın hayatın tutkalı’ olduğunu söyler. Yani edebiyatsız bir hayat olmaz. Edebiyat da kültürün bir parçası. Hayatın bir tutkalıdır. Edebiyat olmayınca orta yerde bir boşluk oluyor. Edebiyat aslında bir hayaller, düşler yaşama olayıdır. Ama hayalperestlik değil. Hayalperest başka bir şeydir.

Fakat başta aile kurumu olmak üzere toplumsal yapı ‘hayal kurmayı’ yadırgıyor.

Bu çok yanlış hatta bu benim çocukluğumda ve gençliğimde bazı durumlarla karşılaştım. Bir toplantıda anne baba aile olarak. Orada. Çocuk da orada oturuyor. Dalıp gitmiş. Bir şeyler hayal ediyor. Hemen orada baba anne ne diyor!? ‘Oturdu rüya görüyor!’ diye tepki gösteriyor. Bir aşağılama. Aslında çok yanlış. Çocuk ve bizler hayal etmeliyiz. Düşlemeliyiz. Birçok yaratıcılık dediğimiz olay da oradan çıkıyor. Cervantas Don Kişot’u nasıl yazdı? Diğer yazarlar nasıl yazdılar. Hep hayal ederek, düşleyerek. Önce düş! Düşleyerek kendi içinde bir savaşım vererek yeni bir şey oluşuyor. Şimdi bizim politikacılarımız bunu ne kadar yapıyorlar. Sanrım vakitleri yok. (gülüşmeler) Dolayısıyla vakitleri de olmayınca okuyamıyorlar. Ama belki okuyanları da vardır. Bilemiyorum. Ama okusalardı bugün kültür dairesinde bir kültür müdürü olurdu. Hala daha bugün bir kültür müdürü yok. Toplumun kültürel durumuyla ilgili bir yatırım yok. Sanata kültüre yeteri kadar yatırım yapılmıyor. Doğru düzgün bir müzemiz var mı, toplanma yerimiz var mı, sanatçılarımız genel anlamda öykücü şair romancı ressam bu insanlarımız neler üretiyor, çağdaş anlamda bu üretilenler ne durumdadır? Ve bu sanatçılarımıza dış kapılar açacak, kültür sanatımızı dışarıda da tanıyacak ve dıştaki sanatı da içeriye getirecek bir yapı bir oluşum da görmüyoruz.

Sanatçı bir yerde sezgileriyle yaşıyor. Seziyor! Bugün toplumun içinde olduğu belirsizlikleri travmaları açmazları bir takım sorunları seziyor. Politikacıdan daha ince seziyor. Dolayısıyla politikacıların sanatçıların daha çok yanında olması daha çok birlikte olması gerekir. Ürünlerini izlemesi, okuması, görmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama bu ne kadar yapılıyor. Sanırım yeterli değil.

Kıbrıslı Türk edebiyatının kurumlaşabildiğini düşünüyor musunuz?
Maalesef hayır. Kurumsallaşma yok. Bizde daha çok bireysel çalışmalar var.

Evet sanat aslında bireyseldir. Ama bir yerde de çağının bir yansımasıdır da. Ona baktığımız zaman sanatçılarımızın arasında bu çağı dillendirme, yazma farklı tarzlarda ve kapalı bir şekilde oluyor.
Yani ne kadar birbirimizden haberliyiz o belli değil. Kurumsallaşma olsaydı mutlaka bugün sanatçılar olarak daha çok birşeyler elde edebilirdik. Eğer sesinizi çıkartmazsanız, bağırmazsanız öneriler yapmazsanız size kim bakar? Politikacının düşündüğü zaten sadece koltuktur, seçmendir. Seçim zamanlarında seçmene gidiyor koltuğa oturunca bir süre ara veriyor.

Kıbrıslı Türk edebiyatının geleceğini nasıl görüyorsunuz o halde? Sizce genç bir edebiyattan söz etmek mümkün mü?

40’lardan 50’lere o günden bugüne geldiğimiz zaman bir edebiyat üretimi var. Ama bu üretilen edebiyat ne kadar değerlidir o ayrı bir olay. Çünkü her üretim kendi dönemi ile yorumlanmalı bence.

Bugün baktığımızda özellikle şiirde öyküde bir aşama kaydedildi. Öykü yazılıyor, şiir de yazılıyor. Ama bunları oturup da bu öyküler bu şiirler edebiyatımızın neresinde duruyor, şairin kendisi nerede duruyor bunu yorumlamak bir eleştiri olayıdır. Kötü anlamda değil. Çağdaş edebiyatın içinde bunun yeri nedir? Kansu öykü şiir yazar ama nedir bu şiir diye bunun değerlendirecek elemanlardan bugün yoksunuz. Belki bir iki arkadaşımız yapabilir bunu ama yeterli değil. Bunun yapılması lazım ki nerede olduğumuzu bilelim.

Tabii bu dediğiniz aslında bir edebiyat eleştirmeni eksikliği. Bunu yapacak kişinin de gerek yerel gerekse de evrensel külliyata hakim olması lazım.

Tabii. Edebiyat eleştirmenliği apayrı bir şey. Eleştiri bize lazım. Özellikle genç arkadaşlarımızın nerede durduğunu, nasıl izlediklerini şiirde ve yorumda ne kadar başarılı olduklarını ya da eksikliklerini söyleyebilecek bir eleştiriden yoksunuz.

Bugün ülkemizde şiir üretiliyor, bunlara baktığımız zaman genç arkadaşlarımızın da olduğunu görüyorum. Edebiyat biraz da okumaya bağlı ne kadar okuyorsunuz. Bohçanızda ne kadar yeni şeyler biriktiriyorsunuz. İçinizdeki sandığın içine neler koyuyorsunuz. Bu da hayatın içinde sokağın içinde olma ve okumayla ilgilidir.

55 yıl oldu ilk kitabın üstünde bu birikim ile genç yazarlara ne gibi öneriler sumak istersiniz.
Benim arkadaşça önerim şu: bir defa okumak başta geliyor. Edebiyat hayatın tutkalıdır. Bunu mutlaka benimsemek lazım. Okumak lazım. Bir Kıbrıslı Türk olarak ne yapacağız yani? O halde geçmiş edebiyatı da gözden geçirmemiz lazım. İlk öykücülerimizden biri Mapolar’dı. Mapolar nasıl yazdı? Zaman içinde onların şiirleri nasıl bir gelişme göstermiştir. Hem biçimsel olarak hem de içeriksel olarak nasıl bir evrim geçirmiştir edebiyat.

Esas olan günümüz edebiyatını takip edebilmektir. ‘Falan bir kitap çıkarttı okumasam da olur’ dememek lazım. Bir görmek lazım. Ne yazdı bu kişi diye.
Dünya edebiyatını okumak lazım. Dünya edebiyatı ile kendi ülke edebiyatını karşılaştırmak lazım.
Kitabımın girişinde şöyle yazdım: “Genç kuşak şair öykücü ve eleştirmenlerden umutluyum. Umutlu olmayı gözetiyorum, kuğular şarkı söylerken ölümün mor kapılarından geçince eğer hala kanatlarımı taşıyorsam bulutların üstünde uçacağım.”

şuna da bir bakın

“Tavuri, bugün içinde yaşadığımız sistemdir”

Gazeteci Aral Moral’ın Kuzey Kıbrıs’ta dolandırıcılıklarıyla meşhur Tavuri lakaplı Mustafa Serttaş’ı konu alan kitabı geçtiğimiz ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir