BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Ana Sayfa / Söyleşiler / “Sokak yalan söylemez”

“Sokak yalan söylemez”

nazımMahmut Anayasa ile isyan ve işgal üzerine bir seçim günü söyleşisi.

Röportaj: Hasan YIKICI

Yazı yazma serüveniniz nasıl başladı?

1990’da rahmetli Ergin Birinci ‘Ortam’ gazetesinin yazı işleri müdürüydü. O yılarda Ergin abi ile konuştuk ve gazeteye bir şeyler yazmamı istedi.

Genelde arkadaşlarla olan sohbetler siyasi sohbetlerdi ve ben her olayı tiye alırdım. Bu da insanların hoşuna gitmekteydi.

Bu yazı meselesi de buradan çıktı. Ergin abi bunları yazmamı istedi. Ama yazmak ile bir şeyi söylemek çok farklı. Ben de ‘tamam deneyim’ dedim.

Duvar yazısı konseptinde başladım yazmaya. Bir sürü gazete, bir sürü köşe yazısı var. Her gün gündem belirleyen, ‘memleket kurtaran’ yazarlar var.

Bahsettiğim yıllarda da elime grafiti ve duvar yazılarıyla ilgili bir kitap geçti. Varoşlarda, mahalle ve sokaklarda duvarlara, istasyonlara, trelerin üzerine yazılan yazılarla ilgiliydi.

Ve o kitap beni çok etkiledi. Tek Bir cümlede bir kamyon laf edilmekte.

Düşündüm  ben de bunu yapabilir miyim diye. Zaten okuma özürlü bir toplumuz. Ben şimdi oturayım döşeyeyim bir yazı. Zaten okumayacaklar. Dünyanın en güzel yazısını yaz gene okumayacaklar. Fikir buradan çıktı. O kitaptan etkilendim; kısa yazarsam belki birilerinin okuma olasılığı yükselecek ve denedim. Sonuçta oldu. Anlatmak istediğimi anlatıyorum. Hafif bir mizah var birazcık dalga geçme var ve biraz da trajikomiklik var.

Sonra zamanla bu yazı işi tutunca tam sayfaya döndü iş. Hatta sayfanın ismi de çiviydi. Bir süre devam ettikten sonra vazgeçtim. Çünkü okuyucusu olmadığı için tatmin etmemeye başladı. Kendi yazını kendin okun, ya da kendi çevren okur. Ara verdim bir süre. Yazmadım.

1997’de Yenidüzen macerası başladı. Yine aynı konsepte. Hatta ön sayfadan üstten başladık. İddialı bir yerdi. Daha fazla sorumluluk da yükledi o süreç üzerime. Gündemi takip etmek, o gündemin içinden bir şeyler yakalaman lazım.

Uzun bir süre Yenidüzen’de yazdıktan sonra 2004 yılında oradan da ayrıldım.

Ardından zaten Facebook olayı başladı. Ve esas olay da orada başladı. Okuma sayısı, paylaşma sayısı sınırsız bir zemin sunuyordu.

Facebook’u açtığımda tipik eski arkadaşlarımı bulmak maksadıyla açmıştım.  Sonra ben ‘Elveda Kıbrıs’ diye bir yazı yazdım. Dedim ‘bunu paylaşayım bakayım ne tepki alacağız?’ Ben bu yazıyı paylaştığımda 320 tane arkadaşım vardı listemde. 320 arkadaşımın olduğu sayfamda ‘Elveda Kıbrıs’ yazısını yayınladıktan sonra 3 gün içinde 1000 kusur arkadaşlık yollayan oldu.

İnanılır gibi gelmedi bana. Sonra o insanların sayfalarına girdim baktım, hepsi de benim yazıyı paylaşmış. Ve benim yazıdan dolayı arkadaşlıkların gönderildiğini anladım.

Ve bu da benim yazı yazmamı kamçıladı. Sonra başka bir de grup kurdum yazılarımın oradan takip etmek isteyenler için. Afrika’da da 2011’de başladım ve hala devam etmekteyim.

“Bugün doğduğum ülke bambaşka bir kılığa büründü.”

‘Elveda Kıbrıs’ gibi bir yazının yazılmasına, kitabının da başlığı olan ‘İsyanım İşgale’ dedirten hususlar nelerdir?  

Memleketimle ilgili yazdığım bütün yazıları en başından beri ülkedeki nüfus değişiminden, sürekli olarak buraya pompalanan nüfustan ve bu nüfusun getirdiği kültürel asimilasyondan yola çıkarak yazmaktayım. Ben yazı yazmaya iten temel husus bu.

Ben Lefkoşa’da doğdum, Lefkoşa Surlariçi’nde da büyüdüm.

Bugün doğduğum ülke bambaşka bir kılığı büründü. Kültür değişmeye başladı. Eskiden çok çok önemli olan komşuluk ilişkileri bitti. Dip dibe oturan insanlar birbirini tanımaz hale geldi. Nüfus anormal derecede arttı ve bundan dolayı her şey değişmeye başladı.

Bu ülkedeki suç oranlarının yükselmesi, hayatımız boyunca görmediğimiz, duymadığımız suç türlerinin doğması ve bunların bizi dehşete düşürmesi beni ‘Elveda Kıbrıs’ gibi bir yazıyı yazmaya itti. Ve böyle de devam etti. Ben elimden geldiği kadar kendi kültürümüze, kendi ülkemize sahip çıkmamız gerektiğine gönülden inan bir insanım. Yeni nesli gençlerin de konuştuğu dil, kullandığı kelimeler, bizim neslin kullandığı dil değildir. Farkındaysanız yazılarımda unutulan kelimeleri kullanırım. Aktarmak için, yeni nesliler de öğrensin diye. Esinlenme kaynağım da Arif Hoca’dır. Ben onun yazılarını, kitaplarını okuyarak biraz da bu yola girdim.

Dil ve kültür meselesinde sadece aktarılan nüfusun mu bir katkısı vardır? Kapitalizmin yarattığı ilişki biçimlerinin ve alışkanlıkların da bunda etkisi söz konusu değil midir?

Elbette, etkisi vardır. Dil konusunda etkileşme özellikle televizyon ve radyoyla birebir alakalıdır. Şu anda uydu yayınları üzerinden yüzlerce televizyon kanalı vardır. Ama tabii bizim ülkemizde izlenenler Türk televizyonları olduğu için etkilenmemek mümkün değildir.

Ama sorduğun soruya esas cevap nüfustur bence. 30 kişiysen bir yerde de 25 kişi demli çay içer eninde sonunda sen de içeceksin o demli çayı. Etkileşimdir bu!

Bu dille de alakalıdır. Çocukluğumda ve gençliğimde otobüs kelimesini bilmeyen, kullanmayan bir insandım. ‘Bas’ derdim ama şimdi otobüs derim. Çünkü ben de etkilenirdim. 1000 defa otobüs duyarsan da ‘bas’ duyman zamanla sen de bas’ı unutmaya otobüsü hatırlamaya başlarsın.  Bu rastgele veya doğallığında olmuş bir şey değildir. Bu bir politikadır.

 “Bu kitapta ben Kıbrıslının hayatını, Kıbrıslının anılarının yazdım.”

Geçmiş yazılarınızın derlenmesiyle oluşun bir kitap ‘İsyanım İşgale.’ Kitabının oluşum süreciyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Kitabı okuyan herkes, iddia ederim ki, kendi hayatını bulacak bu kitabın içinde. Siyasi görüşü ne olursa olsun, en sağcısından en solcusuna kadar. Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsun. Çünkü bu kitapta ben Kıbrıslının hayatını, Kıbrıslının anılarının yazdım. Benimle aynı görüşte olamayabilir, yazılarımı beğenmeye bilir. Ama eminim ki bir yazıda diyecek ki ‘vay be aha ben de yapardım bunu.’

Çünkü bir ülke o ülkede anıları olan insanlarındır. Senin anın yoksa, hiçbir şey bilmezsen, gökten zembile geldiysen, hoş geldin ama beni ezmene izin vermem. Ne kültürel olarak, ne ekonomik olarak ne de siyasi olarak. Ezildik mi? Evet ezildik ama bunun mücadelesini vermek zorundayız.

Herkes bir köşeye çekildi, ‘bittik gittik, yediler bizi bunun içinde’ demekte. Hayır! Bununun savaşını, mücadelesini vermek zorundasın. Benim kitabım bu mücadelenin bir neticesidir.

Bu kitap olduğu gibi gündelik hayattan ve siyasi olaylardan derlenmiş bir kitap, Kıbrıs’ın, Kıbrıslının kitabı olsun dedik. Çok uzun bir süre aldı bu da. Baraka’dan gençler çok büyük emek harcadı. Araştırdılar ve buldular. 1997’den bugüne bu yazıları benim bulmam mümkün değildi. Onlara da teşekkür ederim.

Bu yardımlaşma olmasaydı bu kitap çıkmazdı. Ben sonra o yazıları arkadaşlımla birlikte teker teker ayırdık okuduk ve eledik. Ve kitabı oluşturdu. En azından 7-8 ay tuttu bu süreç

Kitabın ismini nasıl buldunuz?

O da enteresan. Bana göre kitabın içeriğinde olduğu gibi isyan vardır. Her şeye isyan var. Ama her şeyin müsebbibi bu ülkedeki işgal politikası olduğu için nereye isyan, işgale isyan gibi düşündüm.

Kitabın ismini bulma sürecinde hem ben, hem Münür Rahvancıoğlu, hem de arkadaşım Yonca, birbirimizle kitaba ne isim koyalım diye bir konu konuşmadık. Ben ‘isyanım işgale’ olsun isterdim. Ama kimseyle paylaşmamıştım. Münür bir gün bana geldi ve dedi ki ‘biz düşündük ismi isyanım işgale olusun. Sen ne diyorsun bu konuda?’ dedi.

Ben de aynı ismi düşündüğümü söyledim.

Bu konuyu Yonca ile de paylaşmadan o da isminin ‘isyanım işgale’ olmasını söyledi. Kitabın oluşumunda emeği geçen üç insan da birbiriyle konuşmadan aynı ismi buldu yani.

Anarşizm!

Kendinizi anarşist olarak tanımlamaktasınız. Anarşizm çok alışık olmadığımız politik bir aidiyet bizim memlekette. Neden anarşizm?

Anarşizm tek cümleyle her türlü otoriteyi kabul etmeme üzerine kuruludur. Ha, ben nereden kendime öyle dedim. Her türlü otorite derken sadece devlet otoritesi değil. Ailenin kurduğu otorite de, okulda öğretmenlerin kurduğu otorite de, askerde komutanın kurduğu otorite de otoritedir. Her türlü otoriteyi kabuk etmeme yani.

Ben çocukluğumda da, gençliğimde de, aileme karşı gelirdim. Okulda da öyleydim. Öğretmenlere de karşı gelirdim. Sitemi, beni sokmaya çalıştıkları bu kalıbı reddederdim.

‘Doğallığında anarşistim zaten’ diyorsunuz yani…

Evet.  Ha şimdi bunu ele alıp da yola çıkarsan bazı gıd beyinlilerin bana getirdiği eleştirilerden de bahsedelim. Bunlardan da biri ‘sen bu devletten izin adlın da bar açtın nasıl anarşistsin?’ şeklinde. Ne yapacağız yani anarşisttik diye aç, susuz, donla mı gezelim yollarda?

Nasıl geçineceğiz?

Ben bu ceberut devleti reddediyorum. Ama ekmek paramı kazanmak için de bu ceberut devlet bana bir kağıt verecekse gidip alacağım. Bu kadar dar kalıplar içinde düşünmemek lazım.  Sen sistemi topluca reddedebiliyor musun? Budur olay.

Ben yazılarımda aynı zamanda sivil itaatsizliği de ön plana çıkartırım. Nedir sivil itaatsizlik? Bir Kıbrıslının en büyük özelliği sürekli şikayet etmesidir. Her yerde şikayet eder. Adam alır elektrik faturasını ana avrat söver, sayar zam var diye. İçer kahveyi, sonra gider elektrik kurumuna faturayı öder.

Şimdi gider 1-5-10 kişi parayı yatırmazsa; sonra gider elektrik kurumu o insanların elektiriğini keser. Bir de şöyle düşünün. 1000 kişi dedi ki ‘biz birlik olduk ve bu 1000 kişi bu elektrik parasını ödemeyecek.’ Bu kadar insanın elektriğini kesebilir mi yahu elektrik kurumu sen birlik olursan?!

 “Çünkü sokak yalan söylemez”

Yazılarında Kıbrıslılığa yaptığın vurgulardan dolayı sana Kıbrıs milliyetçisi diyenler de oluyor. Bu gibi eleştirilere cevabınız ne olur?

Yani Kıbrıs milliyetçiliğini geçtim, ırkçı bile diyenler, ilan edenler var.  Yazılarım ortada. Bu yazıları okuyan herkes o aradaki ince çizgiyi kaçırmaması lazım. Yani ben kendi ülkeme kendi kültürüme kendi insanıma sahip çıkmaya, tükenmemek için direnmeye çalışırken o ince çizgiyi geçip de beni ırkçıkla suçlayacak insanın bir daha düşünmesi lazım. Ben hayatım boyunca milliyetçi bir insan olmadım, sağ görüşlü olmadım. Nasıl şimdi böyle bir insan olabilirim? Benim şikayetim şudur: Beni boğuyorsun be kardeşim! Ben inanırım ki bu ülkede en az 700 bin insan var. Devlet planlama örgütünün abuk sabuk açıklamalarına ne bakarım ben. Efendim ‘de jureymiş’, ‘de factoymuş’ beni ilgilendirmez beni sokak ilgilendirir. Niçin? Çünkü sokak yalan söylemez.

Ben gittiğim ortamlara, gittiğim yerlere bakarım. Azınlıkta mıyım? Evet! İddia ederim ki sana, bu ülke insanının 5 katı nüfus taşıdılar bu ülkeye. Bu ne demektir? Gırtlağımı sıkan demektir. Buna hakkın yoktur senin.

Ben kültürümü de yaşatmak zorundayım, kendim de yaşamak zorundayım!

Bu ülkede aileleri Türkiye’den gelen ama bu ülkede doğan çocuklar var. O çocukların da bu ülkeye sahip çıkması gerekir. Sen buralısın artık arkadaş. Çocukların konuşmaları bizim gibi. Hayatı boyunca Türkiye’ye ya 1 ya 2 kere gitti.

19 yaşındaki ve burada doğan çocuklarla konuşurum. Kendisine soruyorum nerelisin diye. ‘Türkiyeliyim’ der. ‘Kaç kere gittin’ derim. ‘iki defa’ cevabını alırım. ‘E nasıl Türkiyelisin sen derim kendisine.’ Başlar düşünsün.

Ben Kıbrıslıyım demesi lazım. Bunu demezse bu ülkede ne iç barış sağlanır ne de sorunlar biter.

Bu ülkede doğduysan, bu ülkede büyüdüysen, sen Kıbrıslısın be arkadaş.

Benim derdim Türkiye halklarıyla, insanıyla ve emekçisiyle değil. Benim derdim Ankara hükümetleriyledir. Çünkü Anakara hükümetleri bir plan ve proje çerçevesinde bir politika yürütmektedir.

Her şeyiyle beni asimile edecek beni başkalaştıracak bir politikadır bu. Çünkü Ankara’ya göre biz yeteri kadar Türk değiliz. Yeteri kadar Müslüman değiliz. Bizi onlara göre daha fazla Türkleştirecekler, onlara göre daha fazla Müslümanlaştıracaklar.

Bu ülkede camii sayısı okul sayısını geçmiştir, bu ülkede kuran kursları yasal zemine oturtulmuştur, İmam Hatip lisesi açılacak, İlahiyat Fakültesi açılıyor zaten; üniversitelerde mescit açılacak. İddia ediyorum ki çok kısa süre sonra bu ceberut devletin hükümeti Cuma günleri Cuma namazına gitsinler diye tatil de verecekler kamuya.

Bu ülkede ramazan ayında oruç tutmayanlar hakaret görecek, dövülecek, aşağılanacak. Demin saydığım her şey 10 yıl önce söyleseydim kesin bana gülerlerdi. Oldu mu oldu. Bunlar da olacak.

Bizim işbirlikçilerin sayesindedir tüm bunlar. En az bunu dayatanlar kadar onlar da suçludur. Halkın hesap sorması lazım.

Ceberut bir devlet ve seçimler

Bu röportaj seçim günü yayınlanacak. Ceberut devlet tanımını kullandınız. Bu ‘ceberut devlette’ seçimlere yaklaşımınız nedir?

Özelde bu yerel seçimlere, genelde de bütün seçimlere karşıyım. Yani şimdi Lefkoşa o kadar berbat bir durumdadır ki, tipik bir Ortadoğu köyü gibidir. Şehir de diyemiyorum. Bir köydür. 10 dakika yağmur yağdığında, iki gün çöp toplanmadığında anlar insan köy olduğunu Lefkoşa’nın.

Lefkoşa’yı 14 ay geçerli olacak bir seçim neyini kurtaracak. Hangi paradan hangi projeden bahsediyoruz. Muhalefet partileri bir araya gelip de 14 ay + 4 yıl yapılması için yasa çıkartılması talebinde neden bulunmadılar. 14 ayda hangi sorun çözülecek. Bunu bir vatandaş olarak ben düşünebiliyorum da kabak doğrayan siyasiler düşünemiyor mu? Resmen kabak doğrarlar. Başka da bir şey yaptıkları yoktur.

Sen beni 1 yıl için niye seçime götürüyorsun? UBP’yi köşeye kıstırsalardı ve ‘ya 14 ay + 4 yıl ya da seçime girmeyeceğiz’ deselerdi.

Ne isterse olsun Lefkoşalı zaten manevi olarak bunun bedelini ödüyor. Yarın maddi olarak da ödeyecek. Göreceksiniz siz yarın faturaları.

Genel olarak seçimlere ise karşıyım. Ben diyorum ki bu ülkede işgal var. Bu ülkede işgal kelimesi bir tabudur. İşgal ne demektir. Bir yeri askerle zorla almak demektir.

Sen buraya askerle geldin savaştın, insanlar öldü acılar yaşandı ve gitmedin. Bunun sözlükteki adı işgaldir. Bunu tabu olmaktan çıkartmalıyız. Korkmasınlar bunu söylemekten . Dolayısıyla işgal altında bir ülkede her şeyi yöneten ‘valiliktir.’ Hangi seçimden bahsetmekteyiz?

Hepimiz biliyoruz Ankara’nın bir parmak şıklatmasıyla ne hükümetler kuruldu ne hükümetler düştü.

Seçime nasıl karşı değilim? Çıkacak bir hareket ve bana diyecek ki bir manifesto hazırladım; tıpkı, Yasemin Hareketi’nin bir zaman yaptığı gibi. Ve diyecek ki ‘ben gelirsem Türkiye’den 5 kuruş para istemeyeceğim.’

Her şey bedel ister. Özgürlük de, işgalden kurtulmak da, bedel ister. Sen bu parayı aldığın sürece Ankara’nın düdüğünü çalmaya devam edeceksin.

“Radikal sol zaten okyanustaki balıklara benzedi”

Ankara’nın düdüğünü çalmayan ve ona kafa tutan radikal sol da kendi içinde bir araya gelemiyor bir türlü.

Radikal sol zaten okyanustaki balıklara benzedi. Büyük balık küçük balığı yer.

Nedir yaptıkları, tek cümle: Ateş ederler sonra da nişan alırlar! Eğer radikal sol  önce nişan alıp sonra ateş etmesini öğrenirse bir umut var!

*Bu röportaj 7 Nisan tarihli Afrika gazetesinde yayınlanmıştır.

şuna da bir bakın

“Tavuri, bugün içinde yaşadığımız sistemdir”

Gazeteci Aral Moral’ın Kuzey Kıbrıs’ta dolandırıcılıklarıyla meşhur Tavuri lakaplı Mustafa Serttaş’ı konu alan kitabı geçtiğimiz ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir